9.1.10

üç, beş ve lafları.

A young girl was walking her dog one evening in the neighborhood. The weather was cold. She had her head buried in the hood of her coat. A car came up the hill, travelling at an easy pace in the left lane. Apart from the car in the right lane, slowly climbing the hill, there appeared no one out and about on this chilly night.

The car on the left slowly accelerated from 50, climbing up to 70, 80, 90 on this empty road, overtaking the one on the right. By the time the driver realized that there was someone in the middle of the road, it was too late to brake. The young girl and her dog were both hit by the car travelling at 90 km/hour. The impact threw the girl and the animal up into the air. Then they both fell, crashing down onto the sidewalk.

This is not an excerpt from a horror film. This is a true event which happened on the evening of December 17, 2009 at Bilkent University, on the road up from the main gates of Main Campus.

The dog is now dead. The young girl, in her teens, has been declared to be in a state of brain death, where she still breathes with the aid of a life support device. The medical authorities are waiting for the parents' decision to unplug the breathing unit.

What about the driver? How does one live with this destructive deed for the rest of one's life?

WHY does anyone have to speed? WHY is it not possible to ensure safe driving in a university where the best brains of the country come to receive the best quality education?

What is the answer, what do you think?

Okul gazetesinde böyle bir şey yayınlanıyor. Bazısı buna ulaşım biriminden bir haber der, ben yakarış demeyi yeğliyorum. Ardından Bilkent köprüsünde okul servisi kaza yapıyor, arkadaşımla beraber ödev yapma fikrinden çok daha önemli şeyler olduğunu fark ediyorum, onun sağlığı gibi. Virgülden sonra ufak bir manevrayla güzelim cümleyi devrikleştirmem konusunaysa hiç girmiyorum, görünmez kaza.

Ehliyetini bakkala borçlu bir babanın oğlu olarak araba sürmenin ne demek olduğuna dair edecek iki güzel lafım yok. Babamın da yok. Zaten teybini açıp içinde saatler geçirdiğim bir arabamız da yok. Öte yanda bir tepenin üzerine kurulu bir okulda, bisiklete binmenin Erasmuslu günlerin hayallerinde kaldığı, okul otoparklarıyla ilgili galerili esprilerin öğrencinin tek eğlencesi olduğu şu günlerde çevremdeki herkes, arabası olsun olmasın, ehliyet alıyor. Alıp da ne yapacaksınız bu kadar ehliyeti, siz de bilmiyorsunuz, birileri “al lazım olur” demiş bırakmış.

Trafikle ilgili neden Belirli Günler ve Haftalar kitapları dışında yerlerde de şiirler yok? Anlamıyorum. Mesela, Neyzen Tevfik veyahut o şiiri aslen yazan adam her kimdiyse, Be Hey Dürzü'nün bi yerine de trafiğe dair bi şey sıkıştırsaydı belki şu gün çok daha farklı lokasyonlarda olabilirdik. Lokasyon demişken, acaba dünyada da durum böyle mi merak ediyorum. Yurtdışına vizeyle pasaportla falan uğraşmaya üşendiğim için çıkmadığımdan televizyonda gördüğüm kadarıyla bir yorum yapabiliyorum dünya trafiği hakkında. Hırsız-polis kovalamacalarının ana haber bültenlerinin "böyle kovalamaca görülmedi" kısımlarında sıklıkla izlettirilmesi muhtemelen bize has bir şey. Şu günlerde Avatar'a hayran olmakla, James Cameron'a methiyeler düzmekle meşgul olan dünyanın gerizekalı kalanı sanmıyorum ki birbiri ardında koşuşturan arabalardan zevk alıyor olsun.

Evet, başkalarının dertleriyle dertlenmek “kalabalık yalnızlıklar”la boğuşan Ankara insanının yegane avuntusu. Onların ülkenin geri kalanındaki temsilciliklerindeyse durum çok daha vahim: Ankara’dan, İzmir’den, Mardin’den, Adana’dan kalkmış İstanbul trafiğini konuşuyor insanlar; bizzat gözlerimizle görüyoruz, ağzımızdan çıkanı duyuyoruz. Gerine gerine köprüde geçirdiğimiz vakitten, gideceğimiz yere kaç vesaitle anca gidebildiğimizden, iş saatine denk gelmenin cehennem azabından bahsediyoruz. Kraldan çok kralcılık da sanki salt bize has bi şeymiş gibi hissediyor böyle olunca insan.

Tüm bunların dışında, yurdum odasında aklını finallerle bozmuş benim içinse araba modifiye edilen oyunlar satranç kadar sıkıcı. İkisini de defaatle denedim ama olmadı. Ben zaten topluma taşımanın kutsallığına, kolektif şuurun bir gün elbet çıkıp geleceğine falan inanıyorum. Bi de bugün Can Dündar'ı gördük sinema kuyruğunda, Soul Kitchen'a girmedi, muhtemelen Yahşi Batı'ya girdi. Çok şükür hiç hissettirmedim ünlülüğünü, doya doya yaşatmadım o gururu, Londra’da salınıyormuş gibi hissettirdim adama yüzüne bile bakmayarak. Ama dua etsin yanında kadın vardı, yoksa bilirdim bozmasını “köşeden tırto tırto atıp tutması kolay mıymış?” diye. Bi de televizyonda şişman gözükmüyormuş, neyse o.

Hiç yorum yok: