24.11.10
selfish jeans
Belki doğrudan bir tarih-tekerrür ilişkisi yok ama kişisel tarihime uzaktan bakınca bir takım tekrarlardan ibaret olduğunu görmek mümkün. Hayatımın büyük bir bölümünü pantolonların arasında geçirdiğim için çoğu kez hâletiruhiyemi en iyi kot pantolonlar anlatıyor. Mesela bazı bazı defolu hissi; paçası dönmüş, yağ lekesi olmuş kot gibi. Yahut seri sonu hissi, o seride bir tek sen kalmışsın da yerin artık o reyon değilmiş gibi, ucuza da olsa bir an evvel elden çıksam telaşı, bitse de gitsek modeli. Sonra ucuza tavlanan kızlar, yüzde elli indirimli erkekler, sezon başlar başlamaz indirimdeyiz yazan esnaf zihniyeti. Ama işte ucuz etin yahnisi... Bunların hepsi üzerimde güzel durduğuna inandığım hisler.
5.11.10
kulak hakkı
İşsizlikten kendimle uğraştığım bazı zamanlarda, daha kulaklığı takmadan ipod'ta şarkıyı başlatıyorum, sonra iki kulaklığı aynı anda takınca kafamın içi müzikle doluyor, artık nasıl bir yalıtımsa içerisi gümbür gümbürken dışarıya gram ses çıkarmayan bir odaya girmişim gibi. Sonrası malum, o kafanın içinde dünyanın en dandik kliplerini çekmeler, sağda solda gördüğünü o klipte oynatmalar, yani benim halen daha kurtulamadığım ergen triplerim. Kaldı ki ondaki hazzı başka hiçbir şeyde bulmam, niye kurtulayım?
Teki bozulan kulaklığa tahammül etmek, melih'le bir kez olsun ayarında demleyemediğimiz çayları içerken bir yandan da bitse de kurtulsak diye dua ettiğimiz gibi, ama olmaz dökemeyiz biz öğrenciyiz diye kendimize tembihlemişiz gibi. Ne eksik ne fazla. Biz ki üç gram çaya kıyamayan adamlarız, kulaklığın teki bozuldu muydu mümkün değil bir kalemde silelim ya da daha da ileri gidip kalemini kıralım. Bir süre ısrar ediyorum, ipod'u ısrarkeş ediyorum, dur yahu şaka ediyorum. Elim kulaklığın ipod'la birleştiği yerde, o doğru, çalışmayan sağ kulaklığın hizaya gelip bağırmaya başladığı açıyı yakalayana kadar uğraşıyorum. O ara sol kulaklıkta ne çalıyormuş, oha Coldplay yeni albüm için stüdyoya mı girmiş, vay efendim Decemberists'in Down by the Water'ı çok mu iyiymiş, anam Sezen Aksu'nun böyle bir şarkısı da mı varmış, hiçbirini düşünemiyorum. Sonra hah kulaklık çalıştı oluyor, Coldplay stüdyoda oh mis, zaten Down by the Water da canısı, Sezen Aksu'nun böyl - HOOP - sağ kulaklık yine gidiyor. O beş saniyede ne kadar düşünebildimse artık, gerisi iman gevremesi, başka hiçbir şey değil.
Kimseye kaldıramayacağı yük yüklenmezmiş, ama bana sanki ben bu kulaklık mevzusuyla başa çıkamıyormuşum gibi geliyor, yanlış mıyım? Tabi bir de yanlışlıkla açtığım outlook express'ler var, yanlışım.
Teki bozulan kulaklığa tahammül etmek, melih'le bir kez olsun ayarında demleyemediğimiz çayları içerken bir yandan da bitse de kurtulsak diye dua ettiğimiz gibi, ama olmaz dökemeyiz biz öğrenciyiz diye kendimize tembihlemişiz gibi. Ne eksik ne fazla. Biz ki üç gram çaya kıyamayan adamlarız, kulaklığın teki bozuldu muydu mümkün değil bir kalemde silelim ya da daha da ileri gidip kalemini kıralım. Bir süre ısrar ediyorum, ipod'u ısrarkeş ediyorum, dur yahu şaka ediyorum. Elim kulaklığın ipod'la birleştiği yerde, o doğru, çalışmayan sağ kulaklığın hizaya gelip bağırmaya başladığı açıyı yakalayana kadar uğraşıyorum. O ara sol kulaklıkta ne çalıyormuş, oha Coldplay yeni albüm için stüdyoya mı girmiş, vay efendim Decemberists'in Down by the Water'ı çok mu iyiymiş, anam Sezen Aksu'nun böyle bir şarkısı da mı varmış, hiçbirini düşünemiyorum. Sonra hah kulaklık çalıştı oluyor, Coldplay stüdyoda oh mis, zaten Down by the Water da canısı, Sezen Aksu'nun böyl - HOOP - sağ kulaklık yine gidiyor. O beş saniyede ne kadar düşünebildimse artık, gerisi iman gevremesi, başka hiçbir şey değil.
Kimseye kaldıramayacağı yük yüklenmezmiş, ama bana sanki ben bu kulaklık mevzusuyla başa çıkamıyormuşum gibi geliyor, yanlış mıyım? Tabi bir de yanlışlıkla açtığım outlook express'ler var, yanlışım.
28.10.10
justification of effort
Ben bu hissi çok iyi biliyorum da meselenin “size nasıl anlatsam”ındayım. Liseden beri bu böyle, kafamı hangi tarafa çevirsem (bende exorcist kafası var) ne istediğini bilen bir insan, bir ben mi defoluyum yani nedir?
Liseye gidişimi bilirim, ilçenin en iyi okuluna gidebiliyordum ama evin karşısındaki liseyi yazmıştım sırf üşengeçliğimden, annemlere de “evde durumlar kötü uzağa gidip size yük olmayayım.” cinsinden bir bahane, annemin gözler de durur mu hemen gözpınarı köyü. Hadi diyelim lisede geç gelen saadet partisi kararımı bı nebze makul kıldı, ve fakat en yakın arkadaşlarım eşit ağırlık seçti diye müdür yardımcısına "şuradan da bi TM alır mısınız" deyişim? Sizden yana kafam rahat, bir ihtimal kendi abesliklerinizden hareketle bana ses çıkarmazsanız, ama benim lisenin daha başlarında küçük kafalılığımla “Tekstil mühendisliği okuyacağım.” diye ortalıkta dolaşmam hiçbir yerde olmasa ahiret mülakatında önüme gelir. Gelmeli de...
Olur ya kararsızlığımdan eşit ağırlık seçmemi de mazur görürüz, ama yetmezmiş gibi son sene başka bir okula en az Keita'nin Katar'a gitmesi kadar ani bir şekilde transferim ve sonra da mütemadi olmak kaydıyla mızmam? O da mı az farkla aut? Üç korner? Bi penaltı? Peki, sustum...
(Son bi soru: Acaba Keita da pişman mıdır haaakem bey?)
Bunlardan sonra da ÖSS, iktisat, academic track, matematik yandalı gibi şaibeli kararlarım geliyor, lakin uzun yazının reytingi yavan olur diye teğet geçiyorum.
İyisi mı baştaki his ve senedine geleyim de suni flaşbek olsun, bloga bir nebze renk gelsin. Öyle insan var ki leb desen sana planlarını "yaz tatilinde ne yaptım?" kompozisyonu gibi şakır şakır yazar. Öylesi var ki uzakta bir yeri gözüne kestirmiş, gözlerini de kısmış ama benim gibi miyopluğundan da değil halis muhlis “sağa sola baksam israf olur.” niyetiyle, nasıl içim gidiyor böylesini görünce. Ufacık bi şey yakalasam açıklamalarında diyorum, minicik bir samimiyetsizlik, onun peşine takılıp
istediğinin o olmadığına ikna etmek için ne gerekirse yapacağım. Öylesine bir kıskançlık ki bu anlatamam. Bi saniye ya, nasıl anlatamam? E o zaman? Bastan beri lafı buna mı getiriyorum yani? Anlatamazmışım...
Liseye gidişimi bilirim, ilçenin en iyi okuluna gidebiliyordum ama evin karşısındaki liseyi yazmıştım sırf üşengeçliğimden, annemlere de “evde durumlar kötü uzağa gidip size yük olmayayım.” cinsinden bir bahane, annemin gözler de durur mu hemen gözpınarı köyü. Hadi diyelim lisede geç gelen saadet partisi kararımı bı nebze makul kıldı, ve fakat en yakın arkadaşlarım eşit ağırlık seçti diye müdür yardımcısına "şuradan da bi TM alır mısınız" deyişim? Sizden yana kafam rahat, bir ihtimal kendi abesliklerinizden hareketle bana ses çıkarmazsanız, ama benim lisenin daha başlarında küçük kafalılığımla “Tekstil mühendisliği okuyacağım.” diye ortalıkta dolaşmam hiçbir yerde olmasa ahiret mülakatında önüme gelir. Gelmeli de...
Olur ya kararsızlığımdan eşit ağırlık seçmemi de mazur görürüz, ama yetmezmiş gibi son sene başka bir okula en az Keita'nin Katar'a gitmesi kadar ani bir şekilde transferim ve sonra da mütemadi olmak kaydıyla mızmam? O da mı az farkla aut? Üç korner? Bi penaltı? Peki, sustum...
(Son bi soru: Acaba Keita da pişman mıdır haaakem bey?)
Bunlardan sonra da ÖSS, iktisat, academic track, matematik yandalı gibi şaibeli kararlarım geliyor, lakin uzun yazının reytingi yavan olur diye teğet geçiyorum.
İyisi mı baştaki his ve senedine geleyim de suni flaşbek olsun, bloga bir nebze renk gelsin. Öyle insan var ki leb desen sana planlarını "yaz tatilinde ne yaptım?" kompozisyonu gibi şakır şakır yazar. Öylesi var ki uzakta bir yeri gözüne kestirmiş, gözlerini de kısmış ama benim gibi miyopluğundan da değil halis muhlis “sağa sola baksam israf olur.” niyetiyle, nasıl içim gidiyor böylesini görünce. Ufacık bi şey yakalasam açıklamalarında diyorum, minicik bir samimiyetsizlik, onun peşine takılıp
istediğinin o olmadığına ikna etmek için ne gerekirse yapacağım. Öylesine bir kıskançlık ki bu anlatamam. Bi saniye ya, nasıl anlatamam? E o zaman? Bastan beri lafı buna mı getiriyorum yani? Anlatamazmışım...
16.10.10
çoktan seçmemeliler
Kamburluk tabiatımda var. Arkadaş arasında lafı geçti mi aynı dudaklarımda uçuk vuku bulduğunda yaptığım gibi dünyadaki kötülükleri sebep olarak öne sürüyorum. Anneme göreyse asıl sebep lisede çok ders çalışmam. Ama bana kalırsa daha derinlere inmek lazım; mesela bir yaşamı cüneyt'e zehir etmek aracı olarak kuzenler... Hülasa kamburluk zor zanaat, ama tadına doyum olmayan bir zanaat. Ama Ankara Hukuk'un öylesine sıraları var ki insan ağız tadıyla kambur duramıyor yemin ediyorum (Geçen senenin sonunda çok sponsor bir bankamızın stajyerlik sınavı vesilesiyle gidesim tuttu, oradan biliyorum). O yüzden millet olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımızın olduğu şu günlerde, gençler üniversite tercihlerini aman diyeyim dikkatli yapsınlar. İktisat, işletme gibi çoktan seçilmemeli bölümleri seçerken dikkat etsinler, zira burada yaşam şartları gerçekten çok ağır. Misal, en basitinden, bir staja başvuruyorsunuz, önünüze genel yetenek diye bir sınav koyuyorlar; sizin aklınıza yetenek deyince yazmak gelir, çizmek gelir değil mi? Ama öyle değil. Şükür az çok biliyoruz kendimizi, ekseriya sağda solda da söylüyorlar, bir miktar kabiliyet sözkonusu. Ve fakat genel yetenek sınavı dediklerinin yeri çok ayrı, kendisi bundan çok daha derin bir mevzu, bense yüzmek denince akla en son gelecek kimseyim, bilen bilir; MAKARNASIZ ÇIKMAM ABİ. Neyse laf oyunlarıyla iki paragraflık meseleyi uzatıp Kahramanmaraş dondurmacısı triplerine girmeyelim; tavsiyem aşikar: Babanızın şirketi varsa işletme okuyun, yoksa sayısal ellerinizden öper.
Bence zaten hayat, en azından sözkonusu bensem, alışveriş listesi gibi bir şey olmalı. Elime bir kağıt tutuşturulmalı, o kağıtta şunu şunu yap, şunu şunu al demeli, ben de buna harfiyen uymalıyım. Zira diğer türlüsü en kötü karardan da kötü. Bir de orada burada duyuyorum da duymazdan geliyorum. Ama eğer hakikaten doğanın doğal seleksiyon diye bir kabiliyeti varsa ve ben böyle bir inovasyondan yararlanamıyorsam alacağı olsun. Saçımda yedi beyaz varsa altısı kararsızlıktan, biri de yeni çıktı matematik yandalı yaptığımdan olacak zaar.
Bence zaten hayat, en azından sözkonusu bensem, alışveriş listesi gibi bir şey olmalı. Elime bir kağıt tutuşturulmalı, o kağıtta şunu şunu yap, şunu şunu al demeli, ben de buna harfiyen uymalıyım. Zira diğer türlüsü en kötü karardan da kötü. Bir de orada burada duyuyorum da duymazdan geliyorum. Ama eğer hakikaten doğanın doğal seleksiyon diye bir kabiliyeti varsa ve ben böyle bir inovasyondan yararlanamıyorsam alacağı olsun. Saçımda yedi beyaz varsa altısı kararsızlıktan, biri de yeni çıktı matematik yandalı yaptığımdan olacak zaar.
27.9.10
namusu bunca iş arasında aramak
bir buradan sıkılmıyorum, diğer her yer nasıl sıkıcı nasıl sıkıcı...
bu da böyle bir siftah olsun.
bu da böyle bir siftah olsun.
6.6.10
aşk-ı memnun
Bizim evde, istisnasız her yaz, evvelki senenin defterlerinden, kitaplarından, dergilerinden atılacakları ayıklama görevi bana düşer. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, benden başka kimse bu işe talip olmaz ve diğer her şey gibi bu da default olarak anneme yüklenmiştir. İkincisi, daha önceki yıllarda tecrübeyle sabitlenmiştir ki ayıklamayı başkası yaparsa benimle ayırdıkları konusunda ters düşmesi ve benim bundan mütevellit olay çıkarmam kaçınılmazdır. Benden yana sorunsa, en faydasız nesneyi bile bir gün bir işim düşer ümidiyle saklama eğilimim - ki ilginçtir, aynı ben, bir insanda başka bir insan için aynı meyli görünce kıyameti koparırım. Bugün mesela, yine sözde atılacak dergileri ayırıyorken, taa ilkokul yıllarımda aldığımız bir kitabı hatırladım, hatta canım çekti, o an orada açıp okuyasım geldi; ama zamanında ona da yazık etmişiz. Ayıklama mevzusu da başka bahara kaldı haliyle, bahar diyorum çünkü öyle güzel bir yağmur yağdı ki bugün yaza yakışmaz. Sonra Facebook’ta arkadaşlarımın yaptıklarına göz gezdirirken bir an liseye gidesim geldi, lise hayatımsa nakil sebebiyle dörtte üçlük yerinden ikiye bölündüğü için birini seçmem gerekti. Ve ilginçtir belki de ilk kez ikinci kısmı seçtim. “Keşke onu da saklamış olsam zamanında.” dedim. Sonrası gereksiz mukayeseler…
“Devam et ama nostaljinin son ucu melânkolidir.” demiş Orhan Okay, Nazan Bekiroğlu’na bir mektubunda. Biraz nostalji iyi, hatta bazı bazı melânkoli de güzel; ama bunun da bir dozu olmalı, günde iki kez birer kaşık gibi mesela. Daha fazlasına maruz kalındığında söz konusu yan etkilerin mesuliyetini kimse kabul etmemeli. Hatta aynı şekilde Bon Iver bile reçeteyle dinletilmeli, For Emma mesela yatmadan önce tok karnına bir kere. Çünkü şu ikinci dinleyişim ve iyi şeyler hissetmiyorum.
“Devam et ama nostaljinin son ucu melânkolidir.” demiş Orhan Okay, Nazan Bekiroğlu’na bir mektubunda. Biraz nostalji iyi, hatta bazı bazı melânkoli de güzel; ama bunun da bir dozu olmalı, günde iki kez birer kaşık gibi mesela. Daha fazlasına maruz kalındığında söz konusu yan etkilerin mesuliyetini kimse kabul etmemeli. Hatta aynı şekilde Bon Iver bile reçeteyle dinletilmeli, For Emma mesela yatmadan önce tok karnına bir kere. Çünkü şu ikinci dinleyişim ve iyi şeyler hissetmiyorum.
18.5.10
muhtelif olsa da olur olmasa da olur
Önceki postun aksine son günlerde muhtelif sebeplerden ötürü mutlu oluyoruz. Bu bazen radikal kararlarınızın su yüzü ettiği gerçekler oluyor, bazen dünyadaki gelişmeler oluyor, bazense çok sevdiğiniz bir hocanızın ortada hiçbir sebep yokken "seni seviyorum." demesi oluyor. Oluyor öyle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)