"George would break up with every girl he dated on the grounds that she wasn't weird enough for him, unaware that he himself lacked the slightest bit of non-linearity..." Thus began my very first story, although a very short one, about a guy named George.
It was all good until, after just a few sentences like that tedious introduction, George, sick of the gibberish his narrator (read: me) bore, interrupted and said: "One doesn't simply want what he has, you prejudiced prick!"
You asked me why I became a fireman but not a writer. That's why.
3.1.13
Story of Why (Or Writer's Stop)
27.12.12
Yazmamak
Yüksek lisansın aksine yazma atölyesi gitgide ilginçleşiyor. Bu hafta saygıdeğer hocam bizden kendimizi dışarıdan izlediğimiz bir öykü yazmamızı istedi. Karşılaşmaz olaydım, çok çekilmez bir adammışım.
Yazmamak
Sandviçinden ona yakışmayacak büyüklükte bir lokma aldığında
hayatta babamı öldürmeye en çok yaklaştığım anlar olan akşam yemeklerini
hatırladım. Bugüne kadar kimi çok sevsem, kime hayran kalsam türlü sebepten
hayal kırıklığı yaşamış – ya da yaşamayı başarmış – ama en çok da ağzını
şapırdatanlar tarafından sukutuhayale uğratılmıştım. Bu yüzden bir dahaki sefer
öncekinin yarısı kadar bir lokma aldığında ben şahsen şaşırmadım. Kolay değil,
23 yıl bu adamla yaşadım. Bir bilse benim kaç kere hayal kırıklığına
uğradığımı, defalarca onu öldürmenin eşiğine geldiğimi, ama aslında çok
sevdiğimi…
Elleri klavyenin iki santim üzerinde, gözleri az evvel,
ortada hiçbir neden yokken üç noktayla bitirdiği cümlesinde, birazdan aklına gelmeyen
o ilk cümleye ve aklından bir türlü gitmeyen bir sürü şeye sövecek, kahvesinden
korka korka bir yudum alacak, kafasını kaşıyacak, dilini ağzının içinde
gezdirip bilmediği bir şeyi arayacak ve sonra esneyecek… Ve ben onu sırf bu
tahmin edilebilirliği yüzünden bile öldürebilirim.
Şimdi de sandalyesinin iki tarafından tutup poposunu geriye doğru itti, güya bilgisayarın karşısında biraz da olsa büyüdü. Hatta belki bir an, sadece bir an, üç saniye öncesine kadar yapamayacağını düşündüğü birçok şeyi yapacak kudreti içinde bir yerlerde hissetti. Sonra esnedi, eklem yerlerindeki ve gözlerinin etrafındaki o ekşimsi hissin tadını çıkarıp içinden yaşlandım ben diye geçirdi, gözü bir kalorifer kenarı aradı. Her şey gibi bunu da yarıda bırakıp sebepsizce üç noktayla bitirdiği cümlesine geri döndü.
Onu sevmeyi çok istedim. Denedim de… Kambur sırtı
anlatılmamış öykülerinin habercisidir diye defalarca içimden geçirdim. Kemerli
burnu, dedim, sakalları biraz daha gür çıksa çekici bile olabilir. İstemsizce
hareket ettirdiği sağ el serçe parmağının aslında vaktizamanında çok sevdiği
bir aktörden ödünç aldığı – hatta düpedüz çaldığı – bir takıntı olduğunu bildiğim halde ne ilginç, hayatta böyle
insanlar da mı var dedim. O, önündeki beyaz sayfaya ısrarla boş boş bakıp da
hayatını değiştireceğine inandığı romanı yazdıracak ilhamın böyle bekleyerek
geleceğini düşünürken ben istese yazar ama fazla mükemmeliyetçi demek ki, diye
kendimi teselli ettim. O bir daha esnedi, sağ el serçe parmağı tekrar gidip
geldi, kafasında bir yerler kaşındı durdu, aklı bir kalorifer kenarında,
ağzında ekşi bir kahve tadı ve içinde hep bir ümit; ama işte gelmeyesice ilham
gelmedi.
Onu sevebilmeyi isterdim. Gördünüz, denedim de… ama 23
yıldır, tam 23 yıldır, gelmeyeceğinden adım gibi emin olduğum bir şeyi – o buna
ilham diyor, bense siktir oradan 23 yıldır neyin ilhamı demeyi tercih ediyorum
– evet, gelmeyeceğinden adım gibi emin olduğum bir şeyi – bu arada adım Cüneyt
– bekliyor olmanın, dışarıda bir yerlerde bambaşka bir hayat, mesela belki
ortalama bir iş ama güzel bir kadın, onun mavi gözleri, belirgin elmacık
kemikleri, ince bilekleri; yani ilhamların en büyüğü varken, bir ihtimal de
olsa 23 yıldır gelmeyen şu lanet olasıca ilhamdan yeğken, kimse benden, bu
içine hapsolduğum, ne günah işleyip de bunu hak ettiğimi bilmediğim, sıska,
çirkin, sıkıcı adamı sevmemi beklemesin. İçimde bir yerlerde büyüyen bir
karanlık, bir sıkıntı var. Bundan beni ne 23 yıl sonra yazacağı bir roman ne de
ekseriya üç noktayla bitirdiği cümleleri kurtarır.
Onu öldürmeyi çok istedim. Denedim de…
Aralık '12
3.12.12
Eller ve enseler
Yüksek lisansla ilişkimde bağlanma problemleri yaşasam da, şurada sayılı günlerimiz pareto efficiency, dynamic programming diye geçse de, nerede olduğumdan ziyade nereye gitmek istemediğimi az çok belirlesem de iyi şeyler olmuyor diyemem. Burada haftanın en sevdiğim günü çarşamba ise bir sebebi var: yaratıcı yazma atölyesi.
Yaptığımız, romanları YKY'den yayınlanmış bir hocamızın etrafına üç dört kişi toplanıp bize ayrılan bir buçuk saat zarfında öykü konuşmak ve konuşmaktan arda kalan sürede nacizane bir şeyler karalamak. Dedim ki madem yazıyoruz ve yazdığımız okunsun istiyoruz, koyayım yazdıklarımı bloga. Yarım saatte yazılmış öyküden ne beklenir bilmiyorum. Hem ben kendi yazdığıma kefil miyim? Sanmıyorum. O yüzden bu noktada kanal değiştirmek serbest, ama darılmama sözü de veremem.
Geçen hafta diyalog üzerine konuştuk. Sonra da içi mesleklerle dolu bir poşetten iki tanesini rastgele seçip bu iki adamcağız asansörde kalsa ve onları sadece konuşturarak bir öykü yazmaya kalksak ne çıkarın peşine düştü. Bana falcı ile berber çıktı. Yazması çok zevkliydi, okuyandan aynı hazzı almasını beklemek abesle iştigal olur. Tabi bu benim beklemeyeceğim anlamına gelmez.
Eller ve Enseler
Yaptığımız, romanları YKY'den yayınlanmış bir hocamızın etrafına üç dört kişi toplanıp bize ayrılan bir buçuk saat zarfında öykü konuşmak ve konuşmaktan arda kalan sürede nacizane bir şeyler karalamak. Dedim ki madem yazıyoruz ve yazdığımız okunsun istiyoruz, koyayım yazdıklarımı bloga. Yarım saatte yazılmış öyküden ne beklenir bilmiyorum. Hem ben kendi yazdığıma kefil miyim? Sanmıyorum. O yüzden bu noktada kanal değiştirmek serbest, ama darılmama sözü de veremem.
Geçen hafta diyalog üzerine konuştuk. Sonra da içi mesleklerle dolu bir poşetten iki tanesini rastgele seçip bu iki adamcağız asansörde kalsa ve onları sadece konuşturarak bir öykü yazmaya kalksak ne çıkarın peşine düştü. Bana falcı ile berber çıktı. Yazması çok zevkliydi, okuyandan aynı hazzı almasını beklemek abesle iştigal olur. Tabi bu benim beklemeyeceğim anlamına gelmez.
Eller ve Enseler
- - Yukarıda
bir şeyler oluyor.
- - Efendim?
- - Zemine
gelmeden bozulmasa bari.
- - Bana
mı diyorsunuz?
- - Fala
inanır mısın?
- - Geldik
mi? Niye durdu ki bu şimdi zank diye?
- - Fala,
diyorum, inanır mısın?
- - Hay
sıçayım! İşe geç kalıcam bu gidişle. Alarm sesi niye bu kadar kısık ki!
- - Bugün
de açmayıver dükkanı.
- - Ne dükkanı?
- - Berber
değil misin sen? Bugün de açmayıver dükkanı.
- - Nereden
biliyorsun berber olduğumu?
- - Fala
inanır mısın?
- - Haha!
Kusura bakma, benden para koparamayacaksın.
- - Boşuna
ümitlenme, bugün gelmeyecek.
- - Kim
gelmeyecek? Gevezelik edeceğine sesimizi duyurmanın bir yolunu bul be kadın!
- - Güvenlik
yarım saattir telefonla konuşuyor, birinin duyması imkansız.
- - Sen
bütün bunları nereden biliyorsun yahu?
- - Fala
inanır mısın?
- - İnanmam.
İnanmak da istemiyorum.
- - Bugün
gelmeyecek.
- - Kim?
- - O,
ensesine aşık olduğun.
- - Nereden
biliyorsun?
- - Fala
inanır mısın?
- - ....
- - Ne
kadar zamandır berberlik yapıyorsun?
- - Onu
da bilsene sıkıysa.
- - Biliyorum,
ama insanların mecburen doğruyu söylemelerini izlemek hoşuma gidiyor. Ne kadar
zamandır berbersin? Hem zaten bir süre daha burada tıkılı kalacağız anlaşılan,
tadını çıkaralım bari.
- - Ondört
yaşımdan beri.
- - Neden
liseye gitmedin?
- - İşimi
sevdim.
- - İşini
değil yaptıklarını sevdin.
- - Ne
fark eder?
- - Yazık,
bütün bir ömrü gördüğün enselere aşık olmakla mı geçireceksin?
- - Hafife
alma.
- - Aldırma
öyleyse, anlat. Konuş ki duyabileyim.
- - Hani
zaten biliyordun.
- - Sen
değil miydin benden metelik koparamazsın diyen? Yok öyle bilâbedel hizmet. SSK
mıyım ben? Hem belki psikologluk hizmetimi meteliğe şayan bulursun.
- - Erkek
tenine hayran oldum. İlkin ustamın jileti yanakta kaydırışından, makineyi bastıra
bastıra üç numaraya vurduğu kafanın bana mısın demeyişinden etkilendim. Sonra
birgün kendim o yüzlere, o tenlere dokunmaya başlayınca daha da fazla
etkilendim. O köşeli çenelerde, belirgin elmacık kemiklerinde jilet gezdirmeyi,
traştan hemen sonra sert ama pürüzsüz sakal köklerine dokunmayı sevdim. Makinayı
kafasına her bastırışımda geri iterek verdiği o erkeksi tepkiyi, üstleri biraz
daha kısaltma bahanesiyle sürtündüğüm kaslı kolları... En sevdiğim kısımsa ense
traşları. O kalın, güçlü boynu seyrederken jiletle usulca dokunmalarımın bir
erkeğin içini gıdıkladığını bilmek... Sonra önümde lavaboya eğilmiş o kafanın
acziyeti, ellerim saçlarının arasında gezerken artık iyice iç içe olduğum vücudu...
Bunlardan vazgeçemediğimi anladığımdan beri berberim. Sen ne zamandan beri falcısın?
- - Elini
versene.
- - Ne
yapacaksın elime?
- - Versene,
lütfen.
- - ...
- - Çok
güzel, güçlü ellerin var.
- - Falcılığın
kadınlara ilgi duymadığımı görmeye yetmedi mi?
- - Benim
erkeklere ilgi duyduğumu kim söyledi?
- - Kadınlara
mı ilgi duyuyorsun?
- - El
falı bakıyorum ben.
- - Yarım
saattir elime bakmadan atıp tutuyorsun ama?
- - El
falı bakıyorum çünkü ellere aşığım. Bugüne kadar binlerce el tuttum. Bazen
seninki gibi güçlü, büyük erkek elleri, bazense ince, uzun tırnaklı, narin kadın
elleri... Beni bu tutkuyla imtihan eden Tanrı’nın mükafatlandırma şekli yeteneğim.
Ben avucunun içinde parmaklarımı gezdirip kıvrımlarını hafızama alırken müşterim,
hayatına dair bildiği bütün şeyleri bir de benden duyuyor, bundan zevk alıyor
ve bir de yetmezmiş gibi bana para ödüyor. Hafızam küçük bir şehrin nüfusuna
yetecek kadar insan eliyle dolu. Hırpalanmış, yorgun inşaatçı ellerini de
biliyorum, ekseriya nemlendirilmiş liseli genç kız ellerini de. Ve hepsinde
kendine has bir güzellik, sevilmeye değer bir şeyler bulabiliyorum.
- - Yani?
Sen de bütün bir ömrünü gördüğün ellere aşık olmakla geçiriyorsun bak.
- - Haha!
Haklısın.
- - Peki,
o gelmeyecek dediğin, nereden bildin? Onu nasıl görebildin?
- - Asansör
oldu galiba.
- - Nasıl
bildin? Söylesene!
- - Sen
inanmasan da fala inanan insanlar var.
- - Tamam
ama onun falında çıkanın ben olduğumu nereden bildin?
- - Onun
da çok güzel elleri var, sen göremesen de...
- - Anlatsana
kadın, onun falındakinin ben olduğumu nasıl anladın?
- - Çok
güzel ellerin var. Binlerce el gördüm bugüne kadar ve hepsini tek tek, ayrı ayrı
hatırlarım. İki haftada bir sana traş olmaya gelen, bunu ihtiyacı olduğundan değil
de senden hoşlandığı için yapan birinin, durmadan saçlarında gezen, yanaklarını
okşayan elleri ezberleyemeyeceğini mi düşünüyorsun? Bana senden, en çok da
ellerinden bahsetti. Çok güzel ellerin var senin...
- - Peki
neden gelmeyecek?
- - Zemine
geldik. Gitmem gerek.
- - Nereye
gitti? Nolur söyle!
- - Fala
inanır mısın?
Kasım '12
17.11.12
Ehemmiyet Kemeri
Hırkamın
sol koluyla camın buğusunu sildim. Dışarıyı merak ettiğimden değil de içeride
çok yalnız olduğumdan... En son kim bilir kaç yıl önce yapmışım ki kendimi kötü
hissettim, sanki arka koltukta annem "Yapma oğlum, pis!" diye inledi. Kulağımda ilk
şarkısından ileri bir türlü gidemediğim bir albüm, özetle "Ben böyle
değildim." diyor. Kafamı cama yaslasam araba tutuyor. Arkama yaslanıp
uyuklayayım desem en ufak virajda içim hopluyor. Normalde yarıçapı matematik
testlerini aşamayan hız problemleri, mesela otobüsün doksan olan hızını neden
yetmişe düşürdüğü sorusu veya öndeki arabayla aramızdaki mesafe artık en çok beni ilgilendiriyor. Aklım hep o
yekpare ana gidiyor. Her şey tam da olması gerektiği gibiyken aniden kaymaya başlayan
araba, frenler, mıcır ve güm! Dünyan tersine dönmüş, zor nefes alıyorsun,
içinde bir yerlerde bir acı var ama hayatta olduğuna şükrediyorsun. İşte tam
da bu sebepten zaten ezelden hisli köfte kıvamında olan hayatımın çok duygusal bir
döneminden geçiyorum, bana katlanmak zorunda olan yakın çevremin affına
sığınıyorum.
Geçenlerde
Kadıköy'de, kafe demeye dilim varmayan dükkan önlerine dizilmiş, yüzü yola
dönük insanların önünden geçmem gerekti. Kiminin önünde bira kimininse en az
iki kez hatmedilmiş bir menü, hiç gelmeyecek birine içenlerle birazdan "Nerede
kaldın?" denecekleri bekleyenler... Hepsiyle tek tek en az bir kez göz göze
geldim. Kavgadan bir omuz uzakta, dik dik bakmakla göz göze gelmek arasındaki
ince çizgide epey bir yol yürüdüm. Aklım iç ceplerdeki çakılara, beni bir
seferde yere serebilecek yumruklara, en yakın karakola ve “Biri üstüme çullansa
kim kurtarır acaba?”lara kadar gitti. İstesem kendimi ne kadar kolay
öldürtebileceğimi fark ettim. Daha geçen gün de istemeden nasıl
ölebileceğimi fark etmiştim. Toplama işlemini siz yapın.
Evvel zaman içinde bir arkadaşım "Cin
gibisin." dediğinde "Ben böyle değildim." diyememiştim. Şimdi dese "Ben öyle değilim." diyebilirim.
Noktayı koyar koymaz The Killers’ın yeni albümünden Flesh
and Bones çalmaya başladı. The Killers? Flesh and Bones? Ama neden?
3.7.12
Short, Very Short Story
I started by gently kissing the back of her neck, slowly making my way to her lower back, puzzled as to why a girl like her would even date me. This was, however, until I noticed the tattoo on her back quoting John Waters: "If you go home with someone and they don't have books, don't fuck them."
The next day I bought twenty more books.
The next day I bought twenty more books.
2.7.12
From Graham Bell to Lady Gaga: Telephone
I'm not one of those guys who reeks of nostalgia, but sometimes I wish I lived in the past, because there are cases in history that the human race hasn't handled well without me. Take, for example, Alexander Graham Bell.
The guy invented the telephone, or Elisha Gray did and Alexander Graham Bell was stealing it from him, but from my vantage point, both are the same. And as if he did any good for his successors, he probably is in a fancy grave funded by Vodafone and is resting in all the peace a dead man can't normally acquire. But that's not my point. My point is: I hate telephones.
I hate them from the core of my very being. There are several reasons for that. First, I suddenly become this gullible person on the telephone. Seriously, tell me anything on telephone and I will say yes. On the other hand, I can't keep up a conversation on the telephone, which also explains why I just say yes and hang up. When it comes to a phone call, I am not articulate; I can't explain the littlest things; I get nervous and hate the person I am talking to. I have reasons to hate telephones.
I know that what I was actually planning to write will be talking behind a dead guy's back, and that you and your society do bad things to backstabbers, so here is what I'm going to do instead: I'll go back to the February 26, 1876, call Alexander Graham Bell, and teach him a lesson.
Me: Hi, Alexander.
Alexander: Hi… Stranger!?!
Me: It's me, Cüneyt.
Alexander: Hmm… I don't really remember, but let's say you are. How did you get my number?
Me: Well, there aren't many phone numbers around these days, are there? I have a question for you, other than the one I've just asked, which was a rhetorical question by the way.
Alexander: Okay, I'm listening…
Me: Why did you do it?
Alexander: Do what?
Me: Pick your nose at Mabel's birthday party?
Alexander: Oh my God! How did you see that? I though no one was around.
Me: BAZINGA! I was joking. I haven't seen you, although you may want to be careful next time you do that, because not everyone in 19th century is myopic like me.
Alexander: Oh, thank God. Could you please not tell anyone I did that at Mabel's birthday party? I don't want her to hear that, because I kind of have feelings for her. So, anyways, what were you going to ask me then?
Me: Why did you invent telephone? Or whatever it is you call it.
Alexander: Well, I told you, I have got feelings for Mabel and seems like I can't talk to her in person, so I thought this thing you call "telephone" might help.
Me: Who are you? Raj Koothrappali?
Alexander: What? Who is Raj?
Me: Oh, never mind. So you are into that Mabel girl? Really? Mabel?
Alexander: The heart wants what the heart wants, Cüneyt.
Me: I see. Well, did you try sending her a letter? I mean that's a good way of communication too. You didn't have to invent telephone for that.
Alexander: Nah, I can't send her a letter, her father would find it. The guy is a stalker. Or a lawyer. They are the same to me.
Me: I see. Well that sounds like a pretty acceptable reason.
Alexander: Yeah, it is. But hey, look, I have to run now. I have to go to Boston as soon as possible, apparently some guy called Elisha Gray has also invented the telephone too. I have to do something about it. But I will give you a call later, okay?
Me: Alright then. Good luck.
See, I told you. When it comes to talking on the phone, I'm ready to accept anything, no matter how differently I actually think.
Alexander: Hi… Stranger!?!
Me: It's me, Cüneyt.
Alexander: Hmm… I don't really remember, but let's say you are. How did you get my number?
Me: Well, there aren't many phone numbers around these days, are there? I have a question for you, other than the one I've just asked, which was a rhetorical question by the way.
Alexander: Okay, I'm listening…
Me: Why did you do it?
Alexander: Do what?
Me: Pick your nose at Mabel's birthday party?
Alexander: Oh my God! How did you see that? I though no one was around.
Me: BAZINGA! I was joking. I haven't seen you, although you may want to be careful next time you do that, because not everyone in 19th century is myopic like me.
Alexander: Oh, thank God. Could you please not tell anyone I did that at Mabel's birthday party? I don't want her to hear that, because I kind of have feelings for her. So, anyways, what were you going to ask me then?
Me: Why did you invent telephone? Or whatever it is you call it.
Alexander: Well, I told you, I have got feelings for Mabel and seems like I can't talk to her in person, so I thought this thing you call "telephone" might help.
Me: Who are you? Raj Koothrappali?
Alexander: What? Who is Raj?
Me: Oh, never mind. So you are into that Mabel girl? Really? Mabel?
Alexander: The heart wants what the heart wants, Cüneyt.
Me: I see. Well, did you try sending her a letter? I mean that's a good way of communication too. You didn't have to invent telephone for that.
Alexander: Nah, I can't send her a letter, her father would find it. The guy is a stalker. Or a lawyer. They are the same to me.
Me: I see. Well that sounds like a pretty acceptable reason.
Alexander: Yeah, it is. But hey, look, I have to run now. I have to go to Boston as soon as possible, apparently some guy called Elisha Gray has also invented the telephone too. I have to do something about it. But I will give you a call later, okay?
Me: Alright then. Good luck.
See, I told you. When it comes to talking on the phone, I'm ready to accept anything, no matter how differently I actually think.
Moral of the story: You have got something to say to me? Don't call me. Ever.
Oh, wait, my phone is ringing. It's Alexander.
Alexander: Hey, before I leave, how did you get a phone? I mean I've just invented it and Mabel is the only one who has one.
Me: Haha! Well, obviously, she has feelings for me.
Originally published: December 14, 2010.
17.5.12
Okula Veda Yazısı: Bak Gidersem Dönmem
2007 yılının yaza dâhil bir Eylül sabahı, hamuruna fazlaca
duygu zerk edilmiş bir babanın refakatinde bu kampüse gelişimi hatırlıyorum.
Geride çekirdekten biraz büyük bir aileyi bıraktığım için içlenmiş, yıllar
sonra burada hayli geniş bir aileyi inşa edeceğimden habersiz aldığım kararlara
kızıp kendime kurulmuştum.
O günün üzerinden neredeyse beş yıl geçmiş. Hepi topu üç
harfe sığan bir zaman dilimi de olsa, geldiğimde 18 şimdide 23 de olsam, aradan
geçen zamanın kafa kâğıdında zuhur etmeyen izleri var. Yanlış anlaşılmasın,
John Nash abimiz gibi beyazperdeye layık bir hayatımız olmadığının biz de
farkındayız. Hem sanıyor musunuz ki her iktisat öğrencisi ortalıkta “Anlatsam
Nolan olur.” diye geziyor? – tek tük de olsa öyle gezenler de ilgili mercilerce
önce alnı karışlanıp sonra da “Yürügit Jones” damgasıyla postalanıyorlar. Ama
anlatsak roman olacağına dair bir malumatımız da var çok şükür. Bu ne biçim
bilgiçlik, nereden bu malumatfuruşluk demeyin; bunca yıl sadece iktisat
okumadık en nihayetinde!
Lakin yola ilk hedefimiz iktisat olarak çıksak da mezuniyete
beş kala en çok unuttuğumuz şey de iktisat galiba. Hafıza-ı beşer nisyan ile
malul olduğundan ve dahi beyin uzvu, mebzul miktarda lüzumsuz detayı yarın öbür
gün işimize yarayacak üç beş önemli bilginin önüne koyduğundan iktisada dair
iki kelam etmekte zorlanıyorum. Hem öyle, hem de bildiklerimin çoğunun sadece
İngilizcesini biliyorum. Şimdi Türkçesini düşünmeye başlayınca, örneğin, arzın
talebe denk düştüğü, bizim equilibrium siz Türklerinse denge durumu dediği
nokta, aklıma “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” atasözünü getiriyor. Mesela
çok iyi türev alabiliyor, kısıtlı bütçemle hazzımı maksimize etmeye çalışırken
en fazla iki üç iktisatçıyı güldürecek bir “azami haz sınırı” esprisi
yapabiliyorum. Ama zaten – Oyun Kuramı hocamın da belirttiği gibi – gittiğiniz
üniversite, neyi bildiğinizden ziyade nelerin üstesinden gelebildiğinizin
kanıtı değil mi? Hem sırf bu yüzden iş, üniversitede değil de bizatihi işte
öğrenilen bir şey değil mi? O yüzden kafamı bir yığın vize ve finalden geriye
kalanların azlığına takmıyorum.
Ben yüzü tahtaya dönüklerden olarak heybeme çok şey
yükleyemesem de sırtı tahtaya, yüzü bize bakanların bana birçok şey öğrettiğine
sizi temin edebilirim. Saygı denen mefhumun küçükten büyüğe doğru gitmek
zorunda olmadığını, aksi istikamette bir seyrin de söz konusu üniversite olunca
mümkün olabileceğini gördüm ben. İnsanın isminin önünde kaç tane kısaltma
olursa olsun mütevazı olabileceğini, bugüne kadar test çözmeyi öğretme
sığlığında geçen öğrenci-öğretmen ilişkisinde çok daha derin suların varlığını
öğrendim. Yahu benim akşamın bir vakti ertesi günkü makroekonomi vizeme
çalıştıran mikroekonomi hocam oldu, var mı bundan ötesi?
Var. Yaşı kemalden çok daha ötesine erdiği halde koltuğuna
yapışıp kalanları, karşısında yirmili yaşlarında bir sınıf dolusu genç esneyip
dururken sorunu zinhar kendinde aramayanları da burada tanıdım. Maksadı
öğretmekten ziyade çektirmek olanın da bir paragraf evvelki lokum gibi insanlarla
aynı habitatta yasayabildiğini gördüm. Böyle böyle kiminden ne olup kiminden ne
olmayacağımı öğrendim.
Sonra, sıranın öteki tarafındakilerden başka, benimle aynı
sıraları paylaşanlar var. Haritadaki yerini bir çırpıda bulamayacağım, plakası
zaten hak getire şehirlerden çeşit çeşit insanla tanıştım. Türkçenin kelimenin
başına gelmesine müsaade ettiği bütün harflerden isimlerle çeşit çeşit yüzü
eşleştirip kendimce, muhtemelen çoğu haksız, genellemeler yaptım.
Karadenizlileri, mesela, fazlasıyla inatçı buldum; Doğu Anadolulu
üniversitedeki beşinci yılı olmasına rağmen gördükleri karşısında şaşkın,
Akdenizli kanımın en çok çektiği, İzmirliler zaten ezelden torpilli.
Bütün bunlar olurken kahramanız, namıdiğer bendeniz,
Ankara’yı bir türlü sevemedi, bu şehri seveni de hiç anlayamadı. Gıyabında
konuşmak gibi olacak ama karı hiçbir zaman Yılmaz Erdoğan’ın yakıştırdığı kadar
yakıştıramadım bu şehre. Yağmurlu sonbaharını belki ama ayazını hiçbir hisle
bağdaştıramadım. Ya soğuktan bir şey hissedemedim ya da soğuktan mülhemdi bütün
hissettiklerim, ama yekûnu pozitif olamadı bir türlü. Hasılı benim için
Ankara’nın en güzel yanı hep İzmir’e dönüşü oldu.
Ayaklarım geri geri gittiğinden belki, bu şehre son
gelişimde 7 Şubat’ta olan uçağımı 8 Şubat sanıp kaçırdım; o bahaneyle İzmir’de
fazladan iki gün geçirdim. Yine de otobüs yolculuklarını hiçbir şeye değişmem
mesela. Edebi yarıçapı ‘personal space’imi geçmese de bana yazdırdıkları,
yazmasam/yazamasam da hissettirdikleri, çakırkeyif bir polisçe yolumuzun
kesildiği bir gece ve muavin ne istediğini sorunca birkaç saniye düşünüp “Sıcak
kahve!” diyen o amca… Bunlar farkında olmadan hatırımda kalanlardan sadece
birkaçı, bir de adını konduramadığım ama varlığını da inkâr edemeyeceğim, beni
ben yapan bir sürü şey/his.
Diyeceğim o ki anlatsam hakikaten roman olur. Ama ben
yazacak sebatı gösteremem, siz de hak ettiği ilgiden mahrum bırakırsınız
romanımı. Çok güzel söylüyor Sezen, “Bir macera yaşamak dediğin, küçük zamanlar
harmanı, sevindiğin üzüldüğün.” Burada geçen beş yılımda tanıdıklarım,
gördüklerim, tecrübe ettiklerim son tahlilde bir “iyi ki”ler toplamı. Öğrenemediklerimden
ben sorumluyum da öğrendiklerim hep onlar sayesinde, bundan eminim. Bu okulda bana
ayrılan sürenin sonuna geliyorum. Çok sevdiğim bir sözle bitireyim, hak eden
üzerine alınsın: Sen de olmasan...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)