21.10.13
Ungamorous Indie Rock & Roll
Not to anyone’s dismay, both lines turned into beautiful songs later on during their careers and have, in fact, made it to thousands of Facebook status updates. Yet, the former still keeps looking and, the other, gazing.
1.10.13
Me, Elif Batuman and King Kong
On the third day of the bayram holiday, I woke up at the
same time as a Chinese worker would to produce more iPads. I was planning to
catch a train from İzmir to Ödemiş, a district that claims to be a part of
İzmir with no actual relevance whatsoever. Being the universally acknowledged
procrastinator that I am, however, I once again managed to miss a means of
transportation, this time by a difference of twenty minutes. So Heraclitus was
wrong (ditto my ex-girlfriend): some things will never change. Instead, I had
to buy a ticket for a later train.13.6.13
Sarılma Hakkı
29.4.13
Geniş aile.
A part time photographer and a full time romantic, she had always imagined a picture with all of her loved ones together. So no wonder why she was the only one smiling at her funeral.
28.2.13
Çoraplar kalsın.
Külotlu Çorabın Öyküsü
3.1.13
Story of Why (Or Writer's Stop)
"George would break up with every girl he dated on the grounds that she wasn't weird enough for him, unaware that he himself lacked the slightest bit of non-linearity..." Thus began my very first story, although a very short one, about a guy named George.
It was all good until, after just a few sentences like that tedious introduction, George, sick of the gibberish his narrator (read: me) bore, interrupted and said: "One doesn't simply want what he has, you prejudiced prick!"
You asked me why I became a fireman but not a writer. That's why.
27.12.12
Yazmamak
Şimdi de sandalyesinin iki tarafından tutup poposunu geriye doğru itti, güya bilgisayarın karşısında biraz da olsa büyüdü. Hatta belki bir an, sadece bir an, üç saniye öncesine kadar yapamayacağını düşündüğü birçok şeyi yapacak kudreti içinde bir yerlerde hissetti. Sonra esnedi, eklem yerlerindeki ve gözlerinin etrafındaki o ekşimsi hissin tadını çıkarıp içinden yaşlandım ben diye geçirdi, gözü bir kalorifer kenarı aradı. Her şey gibi bunu da yarıda bırakıp sebepsizce üç noktayla bitirdiği cümlesine geri döndü.
3.12.12
Eller ve enseler
Yaptığımız, romanları YKY'den yayınlanmış bir hocamızın etrafına üç dört kişi toplanıp bize ayrılan bir buçuk saat zarfında öykü konuşmak ve konuşmaktan arda kalan sürede nacizane bir şeyler karalamak. Dedim ki madem yazıyoruz ve yazdığımız okunsun istiyoruz, koyayım yazdıklarımı bloga. Yarım saatte yazılmış öyküden ne beklenir bilmiyorum. Hem ben kendi yazdığıma kefil miyim? Sanmıyorum. O yüzden bu noktada kanal değiştirmek serbest, ama darılmama sözü de veremem.
Geçen hafta diyalog üzerine konuştuk. Sonra da içi mesleklerle dolu bir poşetten iki tanesini rastgele seçip bu iki adamcağız asansörde kalsa ve onları sadece konuşturarak bir öykü yazmaya kalksak ne çıkarın peşine düştü. Bana falcı ile berber çıktı. Yazması çok zevkliydi, okuyandan aynı hazzı almasını beklemek abesle iştigal olur. Tabi bu benim beklemeyeceğim anlamına gelmez.
Eller ve Enseler
17.11.12
Ehemmiyet Kemeri
3.7.12
Short, Very Short Story
The next day I bought twenty more books.
2.7.12
From Graham Bell to Lady Gaga: Telephone
Alexander: Hi… Stranger!?!
Me: It's me, Cüneyt.
Alexander: Hmm… I don't really remember, but let's say you are. How did you get my number?
Me: Well, there aren't many phone numbers around these days, are there? I have a question for you, other than the one I've just asked, which was a rhetorical question by the way.
Alexander: Okay, I'm listening…
Me: Why did you do it?
Alexander: Do what?
Me: Pick your nose at Mabel's birthday party?
Alexander: Oh my God! How did you see that? I though no one was around.
Me: BAZINGA! I was joking. I haven't seen you, although you may want to be careful next time you do that, because not everyone in 19th century is myopic like me.
Alexander: Oh, thank God. Could you please not tell anyone I did that at Mabel's birthday party? I don't want her to hear that, because I kind of have feelings for her. So, anyways, what were you going to ask me then?
Me: Why did you invent telephone? Or whatever it is you call it.
Alexander: Well, I told you, I have got feelings for Mabel and seems like I can't talk to her in person, so I thought this thing you call "telephone" might help.
Me: Who are you? Raj Koothrappali?
Alexander: What? Who is Raj?
Me: Oh, never mind. So you are into that Mabel girl? Really? Mabel?
Alexander: The heart wants what the heart wants, Cüneyt.
Me: I see. Well, did you try sending her a letter? I mean that's a good way of communication too. You didn't have to invent telephone for that.
Alexander: Nah, I can't send her a letter, her father would find it. The guy is a stalker. Or a lawyer. They are the same to me.
Me: I see. Well that sounds like a pretty acceptable reason.
Alexander: Yeah, it is. But hey, look, I have to run now. I have to go to Boston as soon as possible, apparently some guy called Elisha Gray has also invented the telephone too. I have to do something about it. But I will give you a call later, okay?
Me: Alright then. Good luck.
See, I told you. When it comes to talking on the phone, I'm ready to accept anything, no matter how differently I actually think.
Moral of the story: You have got something to say to me? Don't call me. Ever.
Oh, wait, my phone is ringing. It's Alexander.
Alexander: Hey, before I leave, how did you get a phone? I mean I've just invented it and Mabel is the only one who has one.
Me: Haha! Well, obviously, she has feelings for me.
17.5.12
Okula Veda Yazısı: Bak Gidersem Dönmem
1.4.12
Makable Şamil Olmama
11.3.12
Teşne, efdal, peyderpey
Gidesim var hafız, çok fena. Trenlere binesim, uçaklardan inesim var. Ucuz mu ucuz hostellerde sair milletten insanla hasbihal edesim, gül gül ölesim, mektup arkadaşı olasım var. Dilime a-acayip kelimeler ilişip duruyor, halimi bazen en iyi onlar anlatıyor. Ama umumiyetle bön bön bakılan oluyorum, hop denilen portakala bağlıyorum. Teşne demekte zorlandı evvelsi gün çok sevdiğim birisi. Başkası peyderpey dedi geçen yaz. Efdal daha bugün oturdu kafamda.
Bense sevmelere dünden teşneyim. Dünler bugünlerden efdal ama çok sevgili yarınlar tercih sebebi. Dertler mi? Onlar da peyderpey bitecek.
8.1.12
Tembellik Hakkı: Homini de Gırtlak, Pufidi Kandil, Tumba Yatak *

Masasının altında yarı dokunmatik telefonuyla oynayan güvenlik görevlileri, evvelsi akşam kaçırdığı diziyi ertesi gün önündeki bilgisayardan yakalayan danışma çalışanları, art arda bilmem kaçıncı odayı tekrar ve aynen temizlemekten bıktığı için televizyon odalarında ayaklarını uzatıp evlilik programlarına dalan yurt temizlik görevlileri... Meslek nevinden muamele görmese de pekâlâ mesai saatleri olan öğrencilik, amfilerin arka sıralarında okuduğumuz dergiler; sene başından ilan ettiği iki saatlik derslerden birini sırf canı çekmediği için o hafta işlemeyen akademisyenler... Nihayetinde bir üstü tarafından kendisine yüklenmiş sorumluluktan canı yapmak istemediği için kaytaran herkes, onların paşa gönülleri, sonra keyifleri ve dahi kâhyaları... Tembelliği bir hak olarak görenler, o kadar haklılar ki!
Konuya destursuz girmiş de olsam, ilk paragrafta bahsi geçen haletiruhiyeye aşina olanlarınızın mütebessim bir yüz ifadesiyle kafa salladığından eminim. Üçüncü Kat aylık yayınlanan bir dergi olduğundan ve ülkece çokça sansasyon cevherine sahip olduğumuzdan yapacağım son kıllanma tarihi geçmiş bir meseleyi ısıtıp önünüze koymak olacağı için beni mazur görün. Ama işte kan insanın beynine bir kere sıçradı mıydı da...
Kondisyonsuz yakalananlarınızın sakatlanma ihtimalini ortadan kaldırmak için önce bir meseleye ısınalım. Bu yıl içerisinde, Enerji Bakanımız muhtelif mecralarda biz müstakbel mezunları da yakından ilgilendiren açıklamalar yaptı. Bunlardan biri mevzubahis Türkiye’nin kalkınması olduğunda gerekirse 16 – 18 saat çalışabileceğimizdi. Bir diğeri gün ışığından daha fazla faydalanabilmek için mesai başlangıcını 6 – 7 civarına çekme fikriydi. Bunun ardındaki motivasyon fikrin kendisi kadar kayda değer: hâlihazırda esnaf böyle yaşıyorken memurun erken yatıp erken kalkmaması için hiçbir sebep yok. Yokmuş. Son öneri ise cumartesilerin de mesaiye dâhil edilmesi. Ülkede çalışmak bu denli övülünce ve de dinlenmek, dinlenmeyi istemek böylesine yerilince aklıma Paul Lafargue ve Tembellik Hakkı kitabı geldi. Rahmetli burada olsa yumruğunu masaya çekinmeden vururdu da işte… Haliyle kitabını okuyup üzerine kalem oynatmak bendenize düştü.
1842 doğumlu Lafargue evli ama iki çocuk babası değil. Şanını yürütecek çocukları olmasa da – olanlar da yaşadı diyemeden vefat etse de – kayınpederi Karl Marx olduğu için yürüyen bir şanı var. Hakkını yemeyelim rahmetlinin; Fransız uyruklu, Küba menşeli, kayınpederinin deyimiyle “yakışıklı, zeki, enerjik ve sportif” bu adamın müstakil hayatı da bizatihi bahse değer aslında ama Marx’ın kızıyla evlendiniz miydi oyunun hâkimiyeti hep karşı tarafta oluyor. Gönül rahatlığıyla “olaylar olaylar” ikilemesine indirgenebilecek hareketlilikte bir ömrün şahikasında Lafargue; çalışmayı, çok çalışmayı erdem belleyen düzene akademik lisanda sövdüğü Tembellik Hakkı’nı yazıyor.
19.yüzyılda üstadı harekete geçiren “çalışma hakkı” ile başlayıp sonrasında çığırından çıkan çalışma aşkı, yetmezmiş gibi bir de papazından ekonomistine dönemin “sosyetesinin” çalışmayı kutsallaştırması. Ona göre çalışmak insanoğlunun doğasındaki temel dinamiklere külliyen ters ve toplumdaki yozlaşmanın sebebi de bu çalışma tutkusu. Mesela bu illetin pençesine düştüğüne inandığı İspanya için şöyle diyor; “Ne yazık ki şimdi yozlaşan İspanya, bizden daha az fabrika, daha az cezaevi ve kışlası olmakla övünebilir. Ama sanatçı, kestaneler gibi esmer, çelik bir çubuk gibi dümdüz ve esnek, gözü pek Endülüslüyü seyretmekten zevk duyar; hele delik deşik capasına görkemle bürünmüş dilencinin Ossuna düklerine amigo diye seslenişi karşısında yüreği yerinden oynar. İçindeki ilkel hayvanın körelmediği İspanyol için çalışma, köleliklerin en berbatıdır.” İfrata kaçmış diye ifrit olmaya yeltenmeyin hemen, ataları “Dinlenmek sağlıktır.” diyen bir milletten çok şey bekliyor sayılmaz.
Kitapta bakanımızın memurları kıyasladığı esnafa da çıkışıyor Lafargue, “Bizim toplumumuzda çalışmayı çalışma olarak seven sınıflar hangileridir? Toprak sahibi çiftçilerle küçük burjuvalar. Birileri toprakları kapmış, öbürleri dükkânlarına sıkı sıkıya bağlanmış, yeraltı dehlizlerinde köstebekler gibi devinip dururlar, gönüllerince doğaya şöyle bir bakmazlar hiç.” Girizgâhı sert de yapsa iyi niyetinin hakkını vermek lazım. Temennisi net; bir soluklanalım, ayaklarımızı uzatıp göğe bakalım istiyor.
Sonra 1770 tarihli, sinirine dokunan bir makaleden alıntıladığı “Endüstrideki yoksullarımız bugün dört günde kazandıklarını altı günde kazanmaya razı olmadıkça, tam iyileşme gerçekleşmez.” nasıl da bugünün aynası gibi duruyor? Hatta belki “Böylece, en az 15 saat sürdüğüne göre, upuzun bir günün yorgunluğuna, bu zavallılar için, sık sık zahmetli gidiş gelişlerin yorgunluğu da ekleniyor. Sonunda, akşamları evlerine uyuma gereksinimiyle yorgun argın dönüyor ve ertesi gün, açılma saatinde atölyelerde bulunmak üzere evden çıkıyorlar, doyasıya dinlenmeden.” derken aslında bizi kastediyor. Ona göre sanayide makineleşmenin akabinde dinlenme süresi uzamalıydı fakat “işçi, dinlenme süresini aynı oranda uzatacak yerde, makineyle yarışırcasına çabasını iki kat” artırdı.
Bizim o çok sevdiğimiz, ismimizin yanında çok şık duran popüler tabir “sosyal sorumluluk” da payını alıyor Lafargue’ın gazabından; “Korselerinin içinde sıkışıp kalmış, kunduraları içinde ayakları büzülmüş, bir itfaiyecinin yüzünü kızartacak denli açık saçık bir kıyafetle, yoksullar için birkaç metelik toplamak amacıyla, gecelerce balolarda dönüp dururlar. Sevsinler sizi.”
Nihayetinde üstadın vardığı nokta, bir kere kana zerk edildi miydi en babayiğit bağışıklık sistemini dahi ele geçirdiğine inandığı bu çalışma aşkına, çalışmayı ve üretmeyi öğütleyen, hatta insanın değerini buna endeksleyen bütün herkese – ki Lafargue’a göre bu sınıfa tuttuğunun türevini alan biz iktisatçılar ve endüstri mühendisleri de dâhiliz – karşı durulması gerektiği. Dürüst olayım, onun söylediği “Onların dilini koparıp köpeklere atmak gerekirdi.” ama ben bunun usturuplu bir tefsirini yapamadım, sizin sindirim sisteminize emanet. Lafargue’a kalırsa insanlık özüne bulaşmış bu lekeyi söküp atmalı ve eğer bunu “Sefalet Hakkı’ndan başka bir şey olmayan Çalışma Hakkı’nı istemek için değil de, her insana günde üç saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak için yaparsa, dünya, yaşlı dünya sevinçten titreye titreye, içinde yeni bir evrenin zıpladığını duyacak,” o buna inanıyor.
Lafargue'ın söylediklerine tamamen katılmıyor olabilirsiniz; ama düzenli aralıklarla iç geçiren, bırakıp gitmek isteyen insanlar olarak bütün söylediklerinin karşısında da duramazsınız. Yemezler. Söylediklerine kendi inanmasa yaşı yetmişe varmadan karısıyla birlikte intihar edip ardında şöyle bir not bırakmazdı Lafargue: “Bedence ve ruhça sapasağlamken, yaşama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparıp götüren acımasız yaşlılık, enerjimi felce uğratıp istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime, gerek başkalarına yük olacak duruma düşürmeden, canıma kıyıyorum.”
Şimdi böyle yazı boyunca tembelliğe iltifat edince aklıma kişisel tarihimdeki ilk ve tek sahne deneyimim geldi. Müsaadenizle şurada biz bizeliğimizi suiistimal edip kapanışı onunla yapayım. Ortaokuldayız, bir avuç öğrencinin önünde de olsa, muhteviyatı itibariyle fıtratıma dair önemli ipuçları barındıran, yani şimdi bu yazıyı yazarken barındırdığını fark ettiğim iki oyun sahneleyeceğiz. Başrol oynadığım iki oyunda da birbirinden çekilmezdim - elbette rol icabı, yoksa lokum gibiliğimden sual olunmaz. Birinde salonun orta yerine kurulmuş, annesinden erik, babasından televizyon kumandası isteyen, gelene gidene çatan bir delikanlıyı, diğerindeyse iş başvurusunda müstakbel patron adayına patronluk taslayan, öğle yemeklerinde ekseriya lahmacun yediğinin altını çizen bir genci canlandırmıştım. Rutin oyuncu işvesidir, mikrofon uzanır uzanmaz başarının sırrı olarak role bürünmenin gerekliliğini, canlandırdığın karakterin ta kendisi olmanın ehemmiyetini muştularlar. Artık ergenlik ihtirasıyla nasıl kaptırdımsa kendimi, hâlâ daha çıkamamışım rolün etkisinden.
Rolünüze, diyorum, çok kaptırmayın kendinizi...

25.12.11
**
12.12.11
Eternal Dark Shines on the Teenager's Mind
Let me tell you something that your shrink won't no matter how much you pay: Don't let a 13-year-old girl watch Eternal Sunshine of the Spotless Mind. I realized how dangerous it can get when I was back home making fun of my cousin's pictures on Facebook as she told me that she wanted to dye her hair green. Looking at her pictures, I also realized that people-or at least my cousin and her friends-don't really know how to take good pictures. Therefore here are some basic problems with amateur photographers and solutions I'd suggest:
My Parents Don't Understand Me So I Better Take a Picture of Myself!

This is probably a 13-year-old girl who, when it comes to taking a picture of herself, obviously sucks. Puberty is a tough process, I know. Even though only thing you do is slam doors in people's faces for no reason, not all of the guys can make it through. However, that doesn't mean that you should go and take a picture of yourself. And if you really do need to take one, then follow my instructions: Taking a good picture of yourself depends very much on analyzing the shape of your nose. So before you start shooting, practice
several angles in front of a mirror to see which one suits your nose-if any. For instance, it's impossible for me to do that without the help of an expert. But thank God, I've got friends who know how to use Photoshop. If you are having such problems too, then either find an altruistic friend like mine or simply Google "how to fix a nose in Photoshop." But my advice would be not to bother.
On the other hand, I'm aware of the fact that most of you guys are into your 20s, so what I'd really appreciate is to read out what I'm about to say loudly every time you see a teenager (It would also be a nice gesture if you could e-mail this to all your friends): Guys, please just don't grab the camera nearest you to take a picture of yourself whenever you feel that your parents don't really get you and you are an outsider. Instead, do what normal people do, go shopping; because the Web is filled with useless, mass-produced pictures of you, which can easily be reduced to two or three (Scientists are working on this).
It's A Bird... It's A Plane... It's Superman… No It's a Tourist Who Thinks He Looks Cool!
This one is one of the later stages of the disease that the 13-year-old-girl got where we gradually lose our hope for the patient. What do these guys think when taking such pictures like holding up the leaning Tower of Pisa? Does she think it looks original? Does the guy in brown really believe his co-workers would like it? Does the other guy behind them seriously think that his 7-year-old son would laugh a lot? So what? Anything can make a 7-year-old laugh.
I haven't checked any statistics but I'm sure it would say that Italy is exposed to thousands of tourists every year who are there solely for taking those pictures. What is even worse is that it takes 5 minutes to take that picture and then those people, to whom I'd like to refer to as pseudo-tourists, have four days more to spend which they wouldn't be expecting. It would be a good investment if some entrepreneurs could contrive daily tours to Tower of Pisa just to take cliché "holding up the leaning Tower of Pisa" pictures.
The difficulty with the photographs is that there are so many of them that it's almost impossible to be original. Therefore I don't really expect any of you to evolve into a Jan Saudek. But that really hurts me when people spend so much money and time on such photos, and what I would do if I really need to look cliché is to call that friend of mine who knows how to use Photoshop. I'd suggest you to do so, as well, or again, you can simply Google "how to take a cliché photo of 'holding up the leaning Tower of Pisa' in Photoshop." And hey, be careful with your nose.
Originally published: December 15, 2009
9.12.11
Eventler Eventler
Zaten kaç gündür sinirlerim tepemde. Sağdan soldan, muhtemelen sağda ve solda olduklarından, lineer bir güzergah seyretmeme karşı çıkanlar var. Laf arasında, göz ucuyla veyahut sırt sıvazıyla; yaparsın, diyorlar, sen başka şeyler de yaparsın. Ona başvur, şunu dene, buraya gel. Bunları diyorlar. Bunları demeseler iyi, ama dediler miydi, o zehri zihnime zerk ettiler miydi, en düşük ihtimallere bile dünden teşne bünyemde hiçbir şey olmasa bile bir denge bozukluğuna sebebiyet veriyorlar.
Geçen gün Melih, Ömer, Eralp ve bendeniz otururken hangimizin en zengin olacağını sorduk kendimize. Eralp'e göre Melih ve ben. Ömer ise Eralp'i ve beni aday gösterdi. Melih'e göre kesin olan tek şey onun en fakir olacağı. Bana göreyse Ömer ve ben şampiyonluğun en güçlü adaylarıyız. Üzerinde mütabakata vardığımız bir diğer ayrıntıysa Ömer'in istese çok zengin olabileceği ama uğraşmayacağı. Para, mühim tabi... O gün İstanbul'da değil de burada olsa kardeşimin de diyecek bir çift lafı olurdu. Ekseriya söylediği gibi hep bir eşikte durduğumdan, o hırsı, aşkı, şevki, adına ne derseniz; onu göstermediğimden dert yanardı. Ben de haklısın kardeşim, der otururdum. Haklı kardeşim.
Çok kötü. Pazartesi ikinci vizeler başlıyor. Halihazırda ben kendime bir imtihanken bir de sözlük anlamıyla sınavların çıkagelmesi iyi olmuyor. Galiba bankamatiğimi kaybettim. Annem duyunca topuklarıma sıkacak, zira Paris'te gözlüğümü kaybettikten sonra feci bilendi bana. Yazmam gereken bir sürü başka şey varken hiçbir bağlayacılığı olmayan bloga yazmam iyiye işaret değil. Yapmam gerekenleri istemeyi bir başarabilsem her şey çok güzel olacak.
Az evvel şurada oturan kızın telefonu çaldı. Love Will Come Through. Bunda şaşılacak bir şey yok, telefonlara çok yakışıyor kerata. Ama duyunca özletti kendini. Açtım hemen, kahveyle güzel gitti. Ankara gitgide soğuyor, bugün kar eşiğini de aştık. Camera Obscura - Blizzard geliyor hemen aklıma, durur muyum açıyorum. Aklımın köşesinde hoşuma giden bir hikaye var, yazarsam çirkinleşmesinden korkuyorum. Ama ya iyice güzelleşirse?
Hakikaten yapmam gerekenleri istemeyi bir başarabilsem... Olsun, her şey çok güzel olacak.
5.12.11
Unemployment Goes Up As I Say So
One thing I don't like about microeconomics is that we assume people to be rational and then construct a whole study on this assumption while extreme examples like me exist. Of course, it would have been way too difficult for instructors to grade midterms otherwise, because instead of deciding how much cake and coffee Joe would consume given his income by using a Hicksian demand function, I would write down something like; "Joe wanted to consume 5 pieces of cake and no coffee today, and he doesn't think that he has to explain his reasoning as if this has something to do with his country's relationship to Britain." But this way, my career would go to somewhere that only Kramer's goes to, which is, nowhere.
Speaking of careers, I'm not one of those guys who would do whatever you want if given a certificate in exchange. This is because I don't really think I will get a job at that company in the Netherlands just because I've listened to some guy whose job is to read out some bestseller personal development book, not that I think these seminars are useless. I think when it comes to my career, there is more to it than that. So in this week's column, I want to talk about my career and how I set my weekly career objectives so I can dispense my wisdom to you, my dear readers.
Monday: I'd probably have a 600-word column to write, not to mention a four- page long homework assignment and a presentation on some topic that I don't know anything about. Despite the unbearable headache all this causes, the writing process is almost as much fun as getting fan mail, which is because I haven't gotten any yet. So on Mondays, I'm usually in the mood for being a columnist. I read other columnists, criticize them on Twitter and see if anything weird pops up to write about.
Tuesday: My favorite professor in the science world usually has her office hours, now that John Hicks is dead, so I visit her first thing in the morning and ask if she has anything to suggest for me. It doesn't take her long to convince me that I should be an academician; therefore our main focus in those fifteen minutes is how to get there. I don't know why but when academia is the subject, I've got this urge to read Adam Smith's Wealth of Nations; I think wannabe economists out there would understand me. So I go to the library and borrow that book for the 16738th time.
Wednesday: In certain times, I become fierier on this day than others, like Tuesdays. So in the morning, I definitely wake up less enthusiastic than I would on a Tuesday. I don't know how he does that but a friend of mine literally imposes the idea of working for government and teaching as a part-time instructor on me. And he definitely succeeds, because when I see an instructor doing so, I rise to the bait and ask "Why can't I?"
Thursday: I sometimes think that my mother cares about my career more than I do. Because when we talk on the phone every Thursday, one way or another she manages to convince me to work for a bank in İzmir. Though I try my best to explain to her that "distance can't pull us apart," her trembling voice overcomes my own interest.
Friday: I don't have any classes on Fridays. Therefore, I prefer not to think of my career. First things first, I return Adam Smith's book to the library, because I know I don't want to be an academician anymore. Instead of the career ahead of me, I curse the modern world, because it offers too many opportunities to someone as indecisive as me.
Weekend: Most of my favorite columnists write on weekends, therefore I decide to be one again on Saturdays. Then on Sunday, my mother calls me again to make sure that I'm okay-well, not just "okay" but "okay with the idea of working for a bank in İzmir." The supposedly touchy "distance" thing doesn't work again, so I realize that the only way to deal with it is to accept whatever she wants.
So, if you got even a little bit of sympathy while reading this, then you probably are someone at least as indecisive as me and have observed how unsuccessful I am when it comes to talking about a career. This is why I like Sector Introduction Days organized by the Career Center, because these guys do what I can't, they talk about careers. So go decide who you want to be, but don't forget, as one of my dearest friends states, "Certificates are Easy to Obtain."
Originally published: December 1, 2009
