28.2.09

Ronaldinho dediğin bir iki nolook, üç dört tane de ara pas değildir.

2003te kendisiyle ilgili aşağıdaki tahmin yürütülen futbolcu kimdi?

ilerleyen zamanlarda aynen nihat kahveci gibi sağ kanattan forvete doğru bir yol izlemesi halinde, nihat'in yaşattığı tüm sürprizleri yaşatabileceğine inandığım, son derece harika bir tekniğe sahip doğuştan yetenekli galatasaray'ın kazanılmayı bekleyen yeni yıldızı../djtrapper

futbol şüphesiz ki onu sadece eğlenmek için hayatımızın bir yerine koymamızı istiyor bizden. bunu yapmadığımızda veyahut sadece kendi çıkarlarımıza odaklandığımızda da artık sorunlar meydana gelmeye başlıyor. bir takımın sembolü olmak şüphesiz ki bir futbolcu için, mevzubahis takım real Madrid gibi galatasaray gibi bir takımsa eğer, yabana atılacak, istenmeyecek şey değil. hatta herhangi bir takımın “her hangi bir mevkisinde oynayan bir adam”dansa “herhangi bi takımın sembolü adam” olmak ağır basan şık. bu gibi durumlar beraberinde çeşitli fedakarlıkları da gerektiriyor. ama benim sorum bir futbolcunun karakteri bu süreçte nasıl bir görev üstleniyor? bugün bir hakan şükür sahada önce dürüstlüğüyle aklıma gelebiliyorsa, mahalle maçında “al birader topum sende kalsın oyun bitince getirirsin” diye önce bu adama diyebiliyorsam, karakter dediğin şey elzemlik ünvanını haketmiyor mu?
cevabı aşikar bi soruyu gündeme getirmemdeki yegane sebep bu cevapla uygulama arasındaki korkunç uyumsuzluğun vücudumda meydana getirdiği yerli yersiz titremeler, geceleri kaçan uykularım. dışarda bi yerlerde raul gibi inzaghi adamların prim yapıyor olması beni derinden yaralıyor. raul Madrid taraftarı için önemi tartışılmayacak bir oyuncu. ama ne yazık ki -bence- insan dışardan bakamıyor olaya. karşındakinin de en az senin kadar futbolcu olduğunu, dünyanın sadece senin oynadığın takıma dönmediğini bilmen gerekiyor gibime geliyor.


Öte yanda inzaghi gibi futbolcuların hala ceza sahasında gezinebiliyor olmaları derdime dert, yarama tuz oluyorlar. yazılarını bir süreliğine zula yapma kararını alan bir takım arkadaşların da belirttiği üzre ofsayt çizgisini kendisine başlangıç bellemiş ümit karan gibi kezman gibi adamlar yeşil sahalarda görmek istemediğimiz bünyeler. mahalle aralarına yakıştırıyorum bu adamları ve merak ediyorum, cidden, bu adamlar mahalledeki herhangi bir adamdan ne kadar iyiler?






futbolda golden once pas gelir benim için. bu yüzden neredeyse hiç bir zaman bi forvet oyuncusunun bir orta saha oyuncusu kadar fanı olmamışımdır. belki de bu yüzden cristiano yerine ronaldinho’yu seçmişimdir. dahası davamın peşini ronaldinho’nun kariyerinin en kötü günlerini geçirdiği, diğer tarafta ronaldo’nun attığı 40 golle futbolu galatasaray’ın halk arasındaki isimlerinden biri gibi gören babamı bile yerinden zıplattığı dönemde dahi sürdürmüşümdür. çünkü hala, ronaldinho, araya atabileceği herhangi bir topa, defansın arkasına sarkıtabileceği bir arkadaşına rastladı mı yapması gerekeni yapmaktadır. ronaldo “dünyanın en iyisi olacağım” vb cümleler kurarken ronaldinho’nun içi ona “sadece eğlenmeye çalışıyorum” dedirtebilecek kadar rahattır. ve ronaldo’nun görsellerde arandığında çıkan resimlerinden çoğunun blogumda yer bulamayacak kadar çirkin bir formatta ve futbolla uzaktan yakından alakası olmayan resimler olmaları, soldaki resimlerin bunların bir prototipi sayılabilecek olması, yüzümdeyse sinsi bir gülüş (:

tabiki bütün bunlar yaşanırken ronaldinho sevgimize layık olmak için elinden geleni yapıyor diyemiyoruz. hatta biliyorum ben fazlasıyla yanlı yaklaşıyorum olaya, bilmiyorum belki bu odamda bulunan imzalı ronaldinho fotoğrafıyla ilgili olabilir, ama önüne inzaghi gibi bir forvet konulduğunda iş yapabilecek çok orta saha tanımıyorum ben açıkçası. ya da ümit karan’ın yaşadığı sürece çok benzer bir tanesini yaşayan shevchenko’nun ronaldinho’nun gerçekten kendisiyle beraber oynamak isteyeceği forvet olduğuna. ve pato’nun şu sıralar ciddi şanslar bulduğunu da biliyorum ama hala ambrosini, seedorf gibi adamlarla bi yandan verdiğinizi diğer taraftan alıyorsunuz gibime geliyor. aslında en güzel açıklamayı da görsellerde fazlasıyla karşımıza çıkan nostaljik fotoğraflar yapıyor.


bizim evde “dostumun dostu dostumdur” politikası uygulanır futbol izleyicisi arasında. kardeşimle birlikte ronaldinho’nun zor günlerinde ona bütün dualarımızı, bütün pozitif enerjimizi izmir’den deniz yoluyla yollarken bizden sonra en büyük destekçisinin messi olduğunu zaten biliyorduk da ufaklığın bu pozu verebilecek kadar iyi niyetli biri olduğunu tahmin edememiştik. ama o bu yaptığının mükafatını geçenlerde bir rüyamda yedek kulübesinde sağımda cristiano ronaldo, solumda messi otururken ronaldo’ya sırtımı dönüp onunla konuştuğumda zaten alıyordu.
Ve başta sorduğumuz sorunu cevabı olan sabri bütün bunlar yaşanırken, resimde de görüldüğü üzre, göğsünü gere nerde duruyordu? yıllar once sözlüğe öyle bir entry girdirebilmek için naapmıştı? şimdi neden yapmıyordu o yaptıklarını? neden o zamanlar vaat ettiği onca şeye şimdi bu kadar yakındı! dün son golü atmıştı ve belki de bütün takımı ipten almıştı. ama biliyorum ki bütün masumiyetiyle taktığı sarı kırmızı havlu bilekliğiyle sabri de şimdi burda olsa o da benden şakşakçılık yapmamamı ister, az önce karakterden bahseden arkadaş sen değil miydin diye de sorardı. o yüzden yolunun açık olmasından başka bir şey dileyemeyeceğim sabri için. kapılar da açık olsun sabriye. sadece iyi bi teklif geldiğinde değerlendiririz diyebileceğimiz bi oyuncu olmasın. ve her nereye gidiyorsa nolur barış’ı da yanında alıp gitsin.
*Yazı futbolla ilgili gibi, değil gibi. bilemedim. şu sıra pes diye diye ağzımın suları akıyor. ondandır belki.

24.2.09

morning morning babies



eğerki bu şarkı ilk saniyesinden dumur etmezse sizi, o zaman mailim sağda, hoyratça saydırın bana. hatta daha da ileri gidin, mesenemi isteyin, orada ben size hiç birşey demeyeyim de siz saydırmaya, karşı tarafta benim hüngür hüngür ağladığımı bile bile devam edin. akşam saat 12de yatağa girdiğimde sabah kalkıp neredeyse 4 saat delicesine çalışmak vardı aklımda da içimde bir yerlerde birşeyler beni 2saat boyunca düşüncülere sürükledi durdu. yaza dair herşeyi dün gece planladığımda yine de asıl uyuyamama sebebimin çok daha başka birşey olduğunun bende farkındaydım. sabah kalktığımda ders çalışmaya alternatif birşeyler aradığımda da imdadıma bu adamlar yetişti. birkaç dakikaya ipoduma taşınmaları işten bile olmayan bu insanlarınmüziği için minimalist pop, dream pop veyahut shoegaze gibi bilmediğim, anlamadığım ama of ulen be diyebildiğim yakıştırmalar yapıyor küstah vikipedya. ben de diyorum ki sırf içgüdülerimle ulaştığım bu adamlar kendilerine ne derlerse desinler an itibariyle baş köşeye oturdular hayatımda. etiketleri de ister dream olsun ister arabesk. yürek dağlamıyor olabilirler ancak iki dakkada bağlıyor şerefsizler kendilerine. rules imiş albümlerinin adı, bakıyorum da hakkaten it rules.

23.2.09

gayetnet


bugün meseneyi yabancı bi bilgisayarda açmak durumunda kaldığımda yanda arda'nın resmi gözüme ilişti. imleci üzerine taşıdığımda ise görmüş oldğunuz yazı beliriverdi. arda iyi hoş adamdı, komiklikli adamdı hatta. ama şakanın bu kadarını kaldırır mıydı? ve lan bunu yapan ülkem insanı değil miydi? aksiyonu seviyoruz biz. insanlar ölüyor olsun ama aksiyon olsun.


21.2.09

bizimkisi bir aşk hikayesi:

Friends’in artık 8.sezonuna gelmiş olmamdan olacak ki bir buruk hüzün sardı bedenimi. ilk sezonlardaki özgüvenimin yerinde yeller esiyor ve bu yüzden ara vere vere izliyorum artık. türkçeye çevirmeye kalktıklarında sıkı dostlar demişler diziye. şunca sezon izledim, ne gram sıkıldım ne bu bölümü izlemesem de olur dedim. bunu yapana kadar ne bileyim scrubs’ı da how i met your mother’ı da veyahut two and a half men’i hatta biraz coupling’i de izledim. bunca sezonda hakkaten hayatımda bir yer edindi bu adamlar ve yavaş yavaş gidiyor olmalarına bir bilseniz nasıl üzülüyorum. her birinde ayrı bir şeyi bir şekilde bulup sevebilmek, phoebe’yi diğerlerinden hep ayrı tutmak, yarın tamam dese evlenebilecek olmak, ilk bakışta göze çarpan özelliklerimden bazıları. 

Lakin konu bu değil. bu ama değil. onları yazdım ki bu diziyi ne denli sevdiğimi bilin. beni asıl üzen, bir blogda bir arkadaşın friends’e gereksiz yere saydırıyor olması. friends için “iq seviyesi düşük insanlar için yapılmış bir dizi” yakıştırması hiç çekinmeden yapabilmiş arkadaşım. yanlış anlaşılmasın, bloglar arası bir savaşı başlatıyor olayım diye yapmıyorum bunu. ben friends’e bir borç bildiğim için bu postu yazıyorum. 

iq seviyesi (!) denen şeyin objektifliğini, indikatörlüğünü belki tartışıyorken, dahası kendi “iq seviye”mize dair net bi fikrimiz ne kadar olabilecekken, dahası dünyada ne mevkilerde kimleri iq seviyeleriyle ilgili çarpıcı iddialara rağmen görebiliyor, her dediklerine kafa sallıyabiliyorken friends ile iq arasında gerçekçilikten uzak bir bağ kurmaya çalışmak bana mevzubahis arkadaşların izlediği dizilerin seyircilerine yakışmıyor gibi geliyor. hayır dediğim üzre himym’ı da scrubs’ı da two and a half men’i de izledim. lakin hiç bi gün birine giydirmedim şurda. kaldıki bahsettiğimiz dizi friends. bir seinfeld kaldı şimdi gözüme kestirdiğim, onu da izleyip, ona da saydırmayacağım. ha izleyenlerine saydıracak çok dizi bulursun, ama bi yemekteyiz gibi bi friends gibi aşmış yapımlara saygılı olacaksın. daha da uyarmam sizi, bilesiniz. 

öfkem büyük, cümlelerim uzun belki. hoşgörün.hatta dur, friends’e jestin kralını yapayım.

kulaklarınıza inanamayacaksınız:

eğerki sen böyle şarkılar yapmaya devam edersen ben de linkini buraya koymaktan gram gocunmam.  

şöyle oluyor: click


19.2.09

michael jackson'ı anlayamamak

bir diawara bir diarra gibi bordeuxun zencilerinden olup cüssenin ekmeğini yemek var imiş.

18.2.09

ekranları başında bizleri izleyen sevgili izleyiciler:

bugün cnbc-e'nin CNBC-e Üniversitelerde programına konuk oluyorum. saat 14.15 itibariyle yayına başlanıyor. ola ki beni özlemişsinizdir veyahut beni görmek istiyorsunuzdur, beklerim ekran başına. gömleğimin cebinde karanfil olamaz belki ama ben sizin için şirinbaba tişörtü giyeceğim. annemi babamı beni televizyonda görebilirsiniz diye arayacak değilim ama şimdi bu salonu bizim doldurmamızın yanı sıra reyting de almamız gerekiyor. o yüzden sizden yardımınızı esirgememenizi istiyorum. vesselam.

ps. bi de bir takım arkadaşlar biliyorum, günün çoğunu evde geçiriyorlar. hem de ntv veyahut ntvspor izleyerekten. onlardan özellikler bekliyorum 14.15te cnbc-eyi çevirmelerini. ha aksi takdirde nolur? gücenirim.

17.2.09

sen zaten sarhoş bi balık, bir topal martı ben de.

Bazen insan içinde bir yerlerde bir hüznü, dolması gereken bir boşluğu fark edecek oluyor. gel gör ki derdini teşhis etmeyince çözüm de ancak mucizelere kalıyor. ama dostlar, bu akşama kadar ne telaşım vardıysa az önce pui hing ile üzerinde anlaştığım Perşembe akşamı sinemaya gitme fikrine müteakip yel oldu uçtu, yer yarıldı da yerin dibine girdi adeta. oysa benim onlara bir çift lafım bir çift de hareketim vardı ilk gördüğüm yerde teslim edeceğim. mutluluk üzüntü kadar kolay tarif edilemiyor zannımca, ama en az onun kadar zevkle yaşanıyor az önce tecrübe ettiğim kadarıyla.

anlatacak hikayenin olmaması çok kötü. mesela sırf şu olaya herkesi susturup ben konuşuyorum eş dostun yanında. gocunmuyorum da. kendisiyle övünebileceğim kadar iyi bi dinleyiciyim bence ama ben de konuşabiliyorum demek zorunda kaldığım zamanlar oluyor bazen. ve sanki tanımı itibariyle dert tasa üzerine olmak zorunda konuşmalar. birine aşık olacaksın mesela, onun derdiyle yanacaksın köşe bucak. senden alası yok, olamaz. biliyorum çünkü benimkinin yanından geçemeyecek hikayelerle dünyanın primine imza atan insan gözlemledim, ve hiç bir şey yapmadım gülmek dışında. bugün artık sen de mi brütüs dediğim bir arkadaşıma sırf böyle mevzulara yaslanacaksa arkadaşlığımız öte dur dedim.

Yılmaz soyisminin çokluğuna değil gıcıklığım. çok sevdiğim bir insanın soyadı yılmaz çıkıyor, aha bizim bi ortak noktamız daha var diyorum, oda seviniyor ama bi yerden bulup o lafı söylüyor yine. biz yılmazlar bunu yaparak mutluluğu es geçiyoruz bence. zaten soyadı kimseyle aynı değil diye mutlu olan adam görmedim ben ki eğer öyleyse muhtemelen kıytırıktan bir soyaddır bu. soyadın aynıyken mutlu ol bari, başka ve zaten bilinen bir gerçeği dile getirmene gerek yok. bak inkar et demiyorum, dile getirme.

Şimdi bir takım duygular yaşıyorum, güzel şeyler bunlar. bi de herkes beni dinliyor ya, o çok güzel işte. deneyin bak, süper oluyo. ama sevdiğiniz insanlarla. yoksa misal aziz yıldırım beni dinliyo diye yırtsa bi yerini şurda, zerre umrum değil. saçmalıyor olabilirim, hatta evet direk bunu yapıyorum. ama hep birlikte heyecanıma verelim bunu.

Bi de bizim okul alem adam. işletme fakültesinin altına starbucks açılıyor. neler vaat edebilen bir okuluz gördüğünüz üzre. uzun zamandır söyle(ye)mediğim bir şeyi söyleyesim geldi: viva la vida

16.2.09

Bu isme dikkat : Man Pui Hing

secret’a inanmıyorum demiş cem bey. kitabı okumamama rağmen ben de etrafa bir bakıp ııh yok ben bunlar gibi gaza gelmem o kitabı okusam da demiş idim vakti zamanında. saat beşe doğruyduki odanın telefonu çaldı, danışmadan arıyorlardı. bir arkadaşım zamanında iş mahallinde bulunmadığı için yerini bana teklif ediyorlardı. daha önce de belirttiğim üzre bizim okulda çalışmak fazlasıyla karlı ve reddetmem için mantıklı hiçbir sebebim yoktu. sonra pui’ye rastladım burada. secret’a bağlamak istemiyorum, ama cem’in yaptığı gibi annem de veyahut hava tahminleri de aynı şeyi söylediler de diyemiyorum. cemcim var bu işte bi secret.

göz göze geldiğimizde onu bir tek benim anlayabileceğimin aynı anda farkına varmış ve bunun sebep olduğu o phoebe’ye has tavırlardan birini ikimiz de bir an için takınmış idik. bir Çinlinin gözleri bugüne kadar benim için bir şey ifade etmemişti ve ben bu tecrübeden yola çıkarak orda burada bahsi geçen halkı çekicilikten mahrumiyetten ekseriyetle gönlümün arka sokaklarına mahkum etmiş idim. ama pui başka çarptı beni arkadaşlar, İngilizcem hiç kimsenin karşısında bu denli akmadı, kimseye böyle espriler yapamadım birkaç dakika içinde. sanki halkının ayaklar altına alınan onurunu, bunca yıldır görmezden gelinen güzelliğini geri almak, veyahut bir şekilde tekrardan gözler önüne sermek için buradaydı. pui beni şu okulda kimsenin çekmediği kadar çekti o çekik gözleriyle kendine, bunu yaptı.

Bir dönemliğine burada pui ve muhtemelen hiç arkadaşı yok şu an için. bu kültürü bilen, onun iyi gününde kötü gününde yanında olabilecek birine ihtiyacı var biliyorum ben. hayır niyetim halis olmasa inan girişmem böyle işlere, ama bunca tevafuk, bunu münasip buluyorum, geri çevrilemez, çevrilmemeli gibime geliyor. yemek falan yapınca yurtta onu da çağırmayı planlıyorum, yöresel kasçam bildiğin. zaten şey, annemin dondurulmuş içli köfteleri var ki buna hayır diyemez kimse biliyorum. çok güzel planlarım var dostlarım, yaşasın Çinliler.

14.2.09

ama aşkım yok ama olsun.

  • son aşık olduğum, aşık olduğumu iddia ettiğim üç kızı da düşünüp, euphy'nin iddiasıyla birleştirdiğimde aşık olabileceğim kızların bir prototipi bir freymvörkü oluşmuyor değil. son üç arasına adını çiviyle yazdırmış olan phoebe, friendsin güzide karakteri, gönlüme talip olanlar için hintleri içerisinde fazlasıyla barındırıyor zannımca. aşkı satırlarıma geyiksel bağlamda taşıyorum gibi görünse de şartlar olgunlaşmış olsa phoebe için karşıma alamayacağım adam yoktur söyleyeyim ve eğer o böyle devam ederse benim aşkım da bir efsane misali kulaktan kulağa yaşayacaktır. ama heyhat, bizimkisi öyle bir aşk hikayesi ki önüne engel niyetine geçen geçene. ama şey yaparım olmadı, başka biriyle evlenirim de kızımın adını Phoebe koyarım. belki onla da yetinmem, "yastayım" formatlı bi şarkı yaparım. evet evet, bu ikincisi mantıklı, çünkü isim konusunda bi arkadaşa sözüm var ve im a man of my word.
  • sevgililer gününü ruhundaki başarımı chrismas ruhundaki performansım ile kıyasladığında farkediyorum ki uzaktan yakından alaka yok aralarında. bu satırları yazıyor iken öçp (öğrenci çalışma programı)de olmam herşeyin cevabı aslında. ama burda para kazanıyor olmam pekala gelecek yıllara yatırım, gelecek sevgililere müjde, kararsız kalan arkadaşlara teşvik primi olarak algılanabilir. ve işlerin böylesine kesat gittiği bir dönemde oturup bu gibi vaadlerin mübahlığını tartışmayacağımı söylecek kadar da dürüstüm evet.
  • derdim tasam var, olmalı demişim. düşündüm de sadece düşünüyor olacaksam muhtemelen hiçbir yere varmayacağım. o yüzden şu gün şu etrafta dolanan sevgi pıtırcıklarına kimseye nasip olmayan sevgilerimin son kullanma tarihi yaklaşık kısımlarını pay etmeyi uygun gördüm. vakit varken onlar nasiplensin bundan, biz de sevap hanemize birkaç puan daha yazdırarak belki de günün karlı ismi olalım. vesselam arkadaşlar, vesselam.

9.2.09

ELVEDA MEYHANECİ

başlığı biraz çarpıcı kılmak istediğim için öyle yazmış olsam da evet, bir süreliğine ara vermek gibi bir fikrim var.blogla ilgili hiç bir iddiam olmasa da eşin dostun, burayı bilenlerin, benden haberdar olabilecekleri, neyapıyor bu çocuk diye merakedeyazdıklarında sığınabilecekleri bir barınak olarak görmüştüm hep. can sıkıntısını, aşk acısını anlatmayacağım burda, ama bir derdim var artık, söylemeden edemiycem bu kadarını. bu sıralar ona kafa yormam, burda zaman harcarken vicdan azabı çekmem gerektiği kanaatindeyim velhasıl. geri dönüşümle ilgili de net bir tarih veremiyorum.
kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.
vesselam.

5.2.09

yalvarıyorum

amerikan filmlerini, özellikle zencili olanlarını, türkçe izlemeyin. nolur.
bizim bi arkadaş yapıyo bunu, hey hey heyy diye yerli yersiz giriyo muhabbetin 0rta yerinde, sayılı insan anlıyo naapmaya çalıştığını. olmuyo, kaç kez denedi olmuyo!

kara ciğer gecikir belki hiç pişmez.

hayat şu hiç bir türlüsünü anlamadığım kart oyunlarından biriymiş meğersem. şu an pekala sıkıyo olabilirim belkli ama galiba ben hiç bir zaman kartlarımın arkasını çevirerek oynayamıyorum. 41nolu pencere kenarında, bir odun gözetiminde, bana bunları yazdıran, adını imgelemime altın harflerle kazıdığım sevgilim, ben seni mütemadiyen birilerinde görüyorum da, kartların aksine, sırtın hep bana dönük.
ve beybi,
ahh bi göz göze gelelim, o zaman yaktım çıranı.